Konfüçyüs’e sordular:
- Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?
Büyük filozof şöyle cevap verdi:
- Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.
Ve dinleyenlerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerine şöyle devam etti:
- Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.
Ömer Asım AKSOY
GİRİŞ
Bilmem farkında mısınız? Dilimize bir şeyler oluyor, güzel Türkçe’miz gün geçtikçe bozuluyor, buz üstüne yazılmış yazılar gibi, kısa bir dönem geçtikten sonra canlılığını, o güzelim inceliğini, şiirli anlatımını kaybediyor. Devlet hayatımızda üst kademelerde kümelenen yoz aydınlar, her şeyin, hatta incir çekirdeğini bile dolduramayacak olan küçücük meselelerin üstesinden gelmeye çalışır, düzeltilmesinin yollarını araştırırken, dil üstüne oynanan kumarı görmezden geliyorlar.
Basiretiniz mi bağlandı? Nutkunuz mu tutuldu? Ne oldu?
Aklımızı devşirmek, iki elimiz şakaklarımızda bu konuda düşünmek gerekmez mi? Ama ne zaman? Hangi çölün son dönemecinde? Ateş bacayı sarmadan önce mi, sonra mı? İşte bütün mesele burada.
TÜRKÇE FAKİR BİR DİL MİDİR?
Öteden beri kabul edilen görüşe göre, öyle. Öyle olmasaydı, yaklaşık olarak yüz elli yıldır, “sade Türkçe”, “güzel Türkçe”, “öz Türkçe” diye diye, çeşitli arayışlarda bulunmaz, zaman zaman başımızı sert kayalara vurmaz, düşünce hayatımızı da toz duman içinde bırakmazdık.
Böyle yapmakla elimize ne geçti? Birçok kültür devimiz ve dehâmız, henüz daha yaşarken ölmediler mi, öldürülmediler mi? Bu şuursuz gidişin neticesinde, artık Ziya Gökalp’i, Yakup Kadri’yi, Yahya Kemal’i anlayanlar, Atatürk’ün ne “Nutuk” adlı eserini aslından, ne de “Söylev”ini çevirisinden okuma bahtiyarlığına erişenler, durmasın, beri gelsinler. O kadar çok kalabalık gürültü ediyorlar, fakat o kadar az ve güçsüzler ki... Sanki hepsi birer yürek yarası, birer öldürücü ur gibidirler.
Yukarıdaki soruya yeniden dönelim: Türkçe fakir bir dil midir? Bu soruya cevap bulurken, bazı örneklerden yararlanmakta fayda vardır.
Kurulmak fiilini ele alalım. Bu fiilin çekimli şekillerini bazı cümlelerde kullanarak, anlam araştırması yapalım. Elde edeceğimiz sonuçlara göre vereceğimiz karar, daha doğru ve akla uygun olacaktır.
“Zamanı gösteren saatimiz, her yirmi dört saatte bir kurulmalıdır.”
“Ne kurulup duruyorsun öyle, Yalova Kaymakamı gibi?”
İlk cümlede kurulmak sözünün; “ayarlanmak, zembereğin doldurulması”, ikincisinde ise, “çalım satmak, gururlanmak, şişinmek” anlamlarına geldiğine dikkat etmişsinizdir. Bu durum, bize göre, dilimizin fakirliğini değil, aslında ifade inceliğini gösterir. Ancak, ikide bir, olur olmaz şekilde, dilimize dokunanlar, benzeri örneklerden de faydalanarak, dilimizin fakirliği, kelime azlığı üzerinde duracaklardır. Belki bir ölçüde haklıdırlar ama, onlara kim, hangi hakla, “çalım satmak” ve “zembereğin doldurulması” yerine, “kurulmak” sözünü kullanmaları hürriyetini veriyor?
DİL BOZGUNU
TDK’nın yayın organı olan “Türk Dili” dergisini oku-yorum. Tahsin Yücel’in, “Yaratım Süreci” adlı yazısındaki bazı kelimelere, -pardon- “sözcük”lere takılmamak elde değil.
Adı geçen yazıdan tarama yöntemiyle bazı kelimeleri ele alıp, üzerinde durmak istiyorum. Görün, bakın, bir dil nasıl öldürülür, dilde bozgun nasıl sağlanır ya da gerçekleştirilir? Konfiçyüs’ün deyişiyle: “Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz.” görüşünden hareket edelim. Yazar, “Yaratım Süreci”nde (1), ilk cümlede “oluşum” konusuna açıklık getirmeye çalışıyor. “Kimi araştırmacılar için, bir yapıtın oluşumuna ilişkin belgeleri toplayıp düzene sokmak, katkılarını saptamak, söz konusu yapıtın incelenip değerlendirilmesi konusunda yapılabileceklerin en fazlasını ve en tutarlısını yapmaktı.” Bu cümlede geçen “katkılarını saptamak” sözünden, itiraf edeyim ki, bir şey anlamadım. Halk arasında “katkı”, herhangi bir şeye ilave edilen, sonradan katılan, eklenen anlamlarına gelir. Yazar, bunu “etki”, eski deyişle “tesir” anlamında kullanarak, ilk verilen anlamı yozlaştırıyor, bozuyor. Devam edelim: “Bu yöntemle, yaratım sürecinin yasaları ile birlikte yapıtın gizlerinin de açıklığa kavuşturulacağı umuluyordu.” Burada da “giz” sözü, bir tuhaf kokuyor, besbelli yerine oturmamış olacak ki, arsız arsız sırıtıyor. “Sır”ın öz Türkçe’sini, nedense bize “giz” olarak benimsetmişlerdi. Cümleye bakıyoruz, “kaynak” anlamında kullanıldığını görüyoruz. Şeytan bunun neresinde? Bilen, anlayan varsa beri gelsin.
Aynı yazıda geçen bazı kelimelere dokunup geçeceğim. Öztürkçe’ci yazar, nedense, güzelim “karalama” sözü yerine, Frenkçe “not” kelimesini kullanmakta bir sakınca görmüyor. Kelime yerine “sözcük” derken, cümle-tümce söz konusu olunca, acaba niçin “söz” demiyor? Hep biliriz, bir araya getirilen sözcüklerden “söz” meydana çıkar. Bir vakitler öz Türkçesi “im, olay, aşama” olarak sözlüklere geçen, “işaret, vak’a, merhale” kelimelerinin yerine, Yücel’in yaptığı gibi, “belirtge, olgu, evre”yi kullanırsak, Türkçe’den eser mi kalır? Güzel Türkçe’nin de bağrına hançer mi saplanmaz?
ÇEŞİTLEME
YA DA TÜRKİYE HALKLARINA DOĞRU
Artık mecliste bile, “Halklara özgürlük”, “Türkiye halkları” gibi böğürtüleri yüreğimiz sızlayarak duyar, içimiz yanarak görür olduk.
Düşündünüz mü hiç, bu noktaya nasıl geldik? Anlatayım.
Dünkü aydınımız, Arapça ya da Farsça’ya uzanırken, bugünkü yoz aydınımız da, Frenkçe’ye, Ermenice’ye, hatta yamyamcaya bile uzanma fırsatını yakalayacaktır. Ama, nedense, dünküleri kınarken, bugün içinde bulunduğumuz durumumuzun zavallılığını fark edemeyecektir.
Dün, “gaye ve maksat” diyen suçlu da, bugün, “amaç, erek ve erk” diyen günahsız mı? Hiç sanmam.
Fakat, demem o değil. Onlar, bunu bilerek yapıyorlar.
Çünkü, yaklaşık olarak yüz elli yıldır düşündükleri, gerçekleştirmeye çalıştıkları, tam bağımsız ve de özgür Türkiye halkları değil mi?
Bu nasıl sağlanır? İşte mal meydanda.
Okulda öğrencilerime, sokakta vatandaşa, televizyon ekranlarında aydınlara ve politikacılara kulak veriyorum. Bazıları “meselâ” derken, bazıları “örneğin” diyor. Yetmiyor, “sözün gelişi” veya “söz gelimi” diyenler de oluyor.
Elbette, elin kuş beyinli sersemi, boş duracak değil ya? Bu farklı konuşmalara bakacak ve “Türkiye’de halklar vardır!” diye, bas bas bağıracaktır. Sonunda da Konfiçyüs, yine haklı çıkacaktır. “Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez.”
GÖZDEN UZAK TUTULAN
Aydın-halk ikiliği üzerinde öteden beri durup, düşünüyorum. Bu zıtlık neden, nasıl, nereden geliyor diye? Meğer, bu ayrılığın cevabı şu sorularda gizli değil miymiş?
Divan şairleri ağdalı bir dille yazarken, halk şairleri o eşsiz mısralarında Türkçe’nin engin gücünü ortaya koymadılar mı? Yine divan yazarları, meselâ Veysi ya da Nerg-sî, o tumturaklı dille konuşurken, bir Oruç Beğ, kısmen de olsa Evliya Çelebi pürüzsüz ve saf Türkçe ile konuşmadılar mı?
Yanlış anlaşılmasın. Divan şiiri ya da nesri okunmasın demek istemiyorum. Yeter ki, onlardaki dil anlayışı, halka söyleyecek bir şeyleri olmayan yoz aydınlarca, zavallı, karanlık elbiseler giymiş olan yabancı kelimelerin ardına sığınılarak yeniden sergilenmesin.
O halde, dilimizi özleştirelim derken, yanlış yapmak niye?
Divan’ı, Tanzimat’ı, Servet-ifünun’u ve Fecr-i ati’yibir kalemde geçelim. Geriye Türkçe’nin göz kamaştıran abideleri kalmıyor mu?
Nedense aydınlarımız bunu beğenmez. Bu bir hazımsızlık meselesidir. Kala kala dilimiz, o “çöğür şairleri”ne mi kalsın?
YOKSA DIŞ TÜRKLER GİTTİ, GİDER Mİ?
Yanılmış olmayı çok isterdim. Fakat hiç de öyle olmadığını görüyorum. Bu işte bir bit yeniği var. Anlamak, gün ışığına kavuşturmak gerekiyor.
Kerküklü şair Sait Besim’e (1902-1965) kulak verelim:
“Buradan Kurutlu’ya giden yolun başında
Bekliyor sevgilisi bir damla göz yaşında
Nerde sevgili yâr diyen hasretli yârlar
Yer aldı birer birer ıssız mezâr taşında.”
Bu halis, Kerkük Türkçesi’nin anlaşılmayacak bir yanı yoktur, sanırım. Son iki mısrayı özleştirelim ve götürüp bir Kerküklü’ye okuyalım. Sait Besim’in mısralarını tanıyacağını ve söylemek isteneni anlayacağını hiç sanmıyorum.
“Nerde sevgili (sevgili) diyen (özlemli sevgililer)
Yer aldı birer birer ıssız (gömüt) taşında.”
Hele bazı kelimelerle oynamanın ortaya çıkaracağı zavallılıkları bir düşünün. Bir Kerkük mânisinde şöyle seslenilir:
“Gün günden geldi beter
Ay çıkanda gün batar
Çok korkum var felekten
Meni bahasız satar.” (2)
Son mısrada geçen, “baha” sözünün yerine “değer”i kullanmayı deneyiniz. İşin garipliğini siz de göreceksiniz.
Üstesine üstlük, hani zamandır Türkiye’de kotarılmaya çalışılan, “millî sınırlarımızın dışında Türk yoktur” anlayışını düşünün. Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı, hele hele Rusya’yı bir aklınıza getirin. Onların ağzıyla “Türkiye’de konuşan borazanları” bir dinleyin. “Filân filân ülkelerde, Türkçe konuşan Müslüman azınlıklar vardır.”
ÖZETLERSEK
İki fıkra ile konuyu bağlayıp, bir dörtlükle yazıma son vermek istiyorum.
“Karadenizli Türkçe öğretmeni, fiil çekimini öğretiyordu. Diyarbakırlı öğrenci “bakmak” fiilini şöyle çekti:
- Bahıram, bahırsan, bahır!
Öğretmen:
- Türkçe’yi berbat ettin, dedi ve ekledi. Şöyle çekecek-sin. Pakayirum, pakayirsun, pakayir.” (3)
“Oğlu, yeni İstanbul’dan dönmüştü. Hatice ana niçin mektup yazmadığını sorunca, oğlu:
- Olanak bulamadığım için yazıtlayamadım, der.
Yeni “tilcik”lerden bi-haber ana:
- Tu... tu... maşallah. Allah nazardan korusun. Gavurcayı iyi konuşuyorsun, der.” (4)
Aydının ve halkın Türkçe’ye bakış açılarını belirten bu fıkralar karşısında şapka çıkarmak gerekir.
Son olarak Edip Ahmed’i dinleyelim:
“Kötezgil tilingni, kil az kıl sözüng,
Kötezilse bu til, kötezlür özüng,
Resul “erni otka yüzin atkucı,
Til ol” tidi, yığ til, yol ottın özüng.”
“Gel dilini gözet ve az konuş. Çünkü dil gözetilirse nefsin de korunmuş olur. Peygamber, “insanı yüzü koyun ateşe atan dilidir.” dedi. Ağzını topla ve kendini ateşten kurtar.” (5)
Dilerim, ateş bacayı sarmadan, bu sese kulak vermiş oluruz.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
1- Yaratım Süreci, Türk Dili, s. 306, Mart 1977.
2- Irak Türkleri, Enver Yakupoğlu, s. 119/152.
3- Muhsin Değerli, Ülkü-Aile, Sayı: 56.
4- Meral Tanyeli, Ülkü-Aile, Sayı: 56.
5- Eski Metinler Antolojisi, Şükrü Kurgan, s. 102/103.