
“Halk Haktır”([1]), Nüzhet ERMAN’ın şiir kitabı. Fahri Karagözoğlu’nun düzenlediği kapakta, kitap adının altında ikinci başlık olarak (Ahilik ve Yol Töresi) ifadesini görüyoruz.
Demek ki Erman bu kitabındaki şiirlerinde “Ahilik ve Yol Töresi”nin ne olduğunun bilinmesini istemiş, bildiklerini, bulduklarını bizimle de paylaşmayı düşünmüştür. Arka kapakta bu dilek şöyle özetlenmiş:
“(Halk Haktır), Türklüğün Anadolu’da tutunup barınmasında, kök salmasında rol ve katkısı büyük, meslekî bir tarikat olan Ahiliğin, zaman içinde, güncel ve taze kalan dinî, sosyal ve ekonomik amaçlarını, (her zaman, her yerde ve her toplumda karınca kararınca, nasip ve örnek alınıp uygulanması temennisi içinde) gün ışığına sermektedir.”
Kitabın yazılış amacı bu.
Son dönem şiirimizin, toplumcu şiirimizin halkımızı tanıyan, onu mısra mısra şiirlerinde resimleyen Nüzhet ERMAN, sanki bu kitabıyla şiirin gücünden yararlanmak istemektedir. Seçkin bir hayat duruşunu, sevdiği halkına hatırlatmak, öğretmek amacıyla, zor işlerin en büyüğüne sarılıyor. Ahiliği, şiirle anlatmak? Zor olan bu. Ama bu zor yolu seçen şairlerimiz de az değil. Ahiliği anlatıyor yargısında değilim ama Mevlânâ da Mesnevî’sinde, bu yolu izlemiyor mu?
Öğretici şiir([2]), geleneksel kaynaklarımızdan biri., belki de başta geleni. “Neden mi?” diyorsunuz, millet hayatımızın uzun oluşundan derim. Uzun bir dönemi yaşaya yaşaya günümüze kadar gelen milletimiz, bu zaman dilimi içinde çağların değiştiğini gördü, hatta birçoğunu da değiştirdi.
Ahilik, kardeşlik… Hoca Ahmet Yesevî’nin yolu.
Bu kardeşlikte insana has iyi özelliklerin damıtılmış yansıması vardır. Cömertlik öne çıkarılmıştır.
Ahiliği tarihteki yerine oturtursanız, şu noktada başlatıldığını görürsünüz:
“Cebrail, sert ağaçtan bir ustura yaparak Âdem’i bir güzel tıraş etti. Çıkan kıllardan da Âdem’e peştamal, Havva’ya yelek dokudu.”
(Halk Haktır, s. 5)
Dikkat ettiyseniz usta (Cebrail), çırağına ilkin berberlik, sonra dokumacılık sanatını öğretiyor, ona peştamal bağlıyor.
İşin temelinde, “ihtiyaçlar”ın giderilmesi düşüncesi yatıyor, örnekleniyor.
“Ama dünyada, (İlk Usta) nın, ilk berber ustasının Cebrail, ilk rençperin, yani toprağın dilinden, hâlinden anlayan ustanın Âdem olduğunu hatırladıktan sonra, adı bir efsane havası içinde toplum tarihimizi süsleyen, Anadolu’daki ekonomik hayata, yüzyıllardır şekil ve düzen veren Ahi Evran’ın da (M. S. 1172 – 1262) debbağların([3]) (Pîr) i ve Ahiliğin ulu temsilcisi olduğunu düşün”meliyiz.
(Halk Haktır, s. 6)
Nüzhet ERMAN, Ahiliği “destanî bir yaşam şekli” olarak “kendi dilleriyle, şiirle anarak, Ahiliğe karınca kararınca yaklaşmaya çalışacağım.” der.
(Halk Haktır, s. 6)
“Aşk ne kelime, Rûm diyarında mumla aranırmış dost.
Bezi yokmuş bu tarakta kimsenin önceleri.
Su ve ekmek, umut ve muhabbet ve iki gözüm insan,
(Evet, insan: Köylü, derviş, başıbozuk ve çeri),
Kurt, kuş, börtü böcek, uçan ve kaçan,
Her şey ama her şey Hoca Ahmet Yesevî’den beri!
…
Hoca Ahmet Yesevî, ey Koca Türk!
Ey alçak gönüllü evliyânın, yürekli ozanların Pîr’i!”
(Gönül Minderi, s. 8)
Şiirde tanıtılan Hoca Ahmet Yesevî (Ölümü M. S. 1166), üstelik keramet ehlidir. Halkımızın gözünde Yesevî, “gönül minderi”nin ilk sahiplerindendir.
“Tam beş yüz yıl önceden ünlemiş ümmetine,
Evrenin son ve ulu Peygamberi.”
(Gönül Minderi, s. 8)
Hoca Ahmet Yesevî, önemli. Kültürümüzü yoğurup olgunlaştıran hamurun ilk mayası.
Sonra ondan el alanlar, bu mayanın öteki zincirleri.
Hünkâr Hacı Bektaş Veli (M. S. 1208-1271), bu zincirlerden ikincisidir.
“Geçse de bir lokma bir hırka devri
Akıldan başkası yaldızlanmış deridir
Bir tesbih çekilmede Anadolu'da
Akıl yoluyla yedi yüz yıldan beridir
Sesindeki Pîr Evi çeşmelerinin
Orhan Gaziden kalma Bursa günleridir
Ve yakılmıştır Hünkâr Hacı Bektaş Veliye
Bir nefes niyetine bu şiir.”
(Bir Nefes Niyetine, s. 11)
Erman’a göre insana gereken, akıldır, bedenimizi örten her şey yaldızlanmış deridir. Aklı öne çıkaranlar yedi yüz yıldan beri Anadolu’da tespih çekmektedirler. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, akıl adamlarının önde olanıdır.
Sonra “Hacı Bektaş Ocağı”ndan el alan, “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyen Yunus Emre (M. S. 1241-1321) gelir. O da Ahiliğin hamurkârlarındandır. “Üçüncü ulu isim olarak da O'na seslenmek isterim.” (Halk Haktır, s. 12) diyen Erman, “Koca Türkmen” Yunus Emre’yi söyle anlatıyor:
“Kavruktur, çıplaktır, tohumsuzdur
Aç kalır rahmet düşmeyince
Ham ahlata, yoz aluca fit olur
Yunus gelir akla: - Garip, deyince
Koca Türkmen, kocaman Yunus
…
Bütün kinlerin, ayrılıkların ötesinde
Gönüllerde yer kapabiliyor musun
Hür düşünceden şiir yapabiliyor musun
(Dost olsun da isterse karıncadan olsun)
Yalan, gerisi yalan Yunus”
(Halk Haktır, s. 12-13)
Yunus, başka nasıl özetlenebilirdi dersiniz?
Ahi önderleri arasında şu isim de unutulmamalıdır. “İşte Ahiliğin ahlaki kurallarını, (Garipnâme) ile şiire döküp edebiyatımıza kazandıran Aşık Paşa (M. S. 1272-1333.” “O'nu da anarak Ahiliğe (Yol Töresi)'yle yaklaşmağa çalışacağım.”([4])
Peki, “Yol Töresi” ne?
Yol töresi, “Halk Haktır!” diyebilenlerin örnekledikleri yaşama tarzıdır.
İbni Batûta, ünlü gezgin. Denizli çarşısına yolu düşer. Usta-çırak bir sürü adam, Battûta’nın ve yanındakilerin atlarının yularına sarılırlar. Batûta ve adamları ilkin korkar, kavga var sanırlar. Oysa var olan, usta-çırak arasındaki bir yarıştır; gelenleri ağırlama işini üstlenme yarışı. Çare, kura çekilerek bulunur ve ünlü gezgin ile adamları; “Sinan takımının tekkesinde ağırlanır.”([5]) Yıkanılır, yiyip içildikten sonra Kurânı Kerim okunur, semâ ve raks başlatılır.
“Denizli çarşısından geçerken İbni Battûta,
Atlarının yularlarına sarılır (usta-çırak)
Bir sürü adam
Dükkânlarından fır1ayarak!
Korkar Battûta önce, kavga var sanır.
Oysa bunlar, onu paylaşamayan (fityan), yani (feta)
Ahi Sinan'la Ahi Duman ve arkadaşlarıdır
Kur'a çekilir ve Gezgin, o akşam
Sinan takımının tekkesinde ağırlanır.
Yıkanarak yiyilip içildikten sonra
Kurânı Kerim okunur, ardından da
Semâ ve raks başlar çokluk.
En az üç gündür Ahilerde konukluk.”
(Denizli Çarşısı, s. 15)
Konuk ağırlama, yol töresinde var. Ağırlamak, insanlık…
Peki ya insan dediğimiz ne?
“… İnsan bir şehir gibidir,
(Der, Aşık Paşa)
Üç kapılı bir şehir!”
(İnsan Bir Şehir Gibidir, s. 16)
Bu kapılardan üçü kapalı, üçü açıktır. Açık kapılar: Alın, kalp ve kapı. Kapalı kapılar: El, bel ve dildir.([6])
Bakınız Nüzhet Erman, bunlardan kapalı olanları nasıl anlatıyor?
“Gözü, görmediğini, hattâ gördüğünü;
Kulağı, duymadığını, hattâ duyduğunu söylemekten
Boş ve kem sözden dili
Ve de haram yemekten
Harama uçkur çözmekten beli
Eli halkı incitmekten...
Yani, üç kapısı da bağlı bir şehir!
(İnsan Bir Şehir Gibidir, s. 16)
Asla boş ve kem söz söylememek, haram yememek ve harama uçkur çözmemek, halkı incitmemek, bugün de baş tacı yapmamız gereken sağlam ilkeler değil midir?
Üstelik “Sırt çevirmeden yani dünya ve şeytana”, “Şu yedi sıkıntıya” da katlanacaksın.
“Nimet kapısını kapatıp zahmet kapısını,
Böbürlenme kapısını kapatıp boyun eğme
Kapısını açmadan kul kısmı..
Hele fütüvvet eri bir yiğit, yiğidin hası..
Rahat kapısını kapatıp gayret kapısını,
Uyku kapısını kapatıp uyanıklık kapısını ve de
Zenginlik kapısını kapatıp şükür kapısını açmadan..
Hak ve rahmet kapısını,
Halk için, halktan yana
Açmadan kul kısmı..”
(Halk İçin, Halktan Yana – s. 17)
Hayatın tadına varamaz, “Pişmiş sayılmaz!”([7])
"(Elindekiyle övünmek, kaybedince dövünmek
Ve dört köşe olmak methedilince…"
İbrahim bin Ethem:"- Kul kısmı," önce
Bu üç perdeyi yırtmalı!'' der.
(Nefsini Diriltinceye Kadar Öldür, s. 18)
Nefsini diriltinceye kadar öldürmek, muhteşem bir tezat ama trajedi değil, asıl mutluluk neyse o. Diriltmek için öldürmek… Çoklarımıza göre insanın kendi kendisine yaptığı işkence.
Nüzhet Erman, bu iki sonucu da Hallac-ı Mansûr’u anlattığı şiirde resmediyor.
KENDİ KENDİNİ BİRLEMEK
(Fütüvvet, kişinin bütün dileğini
ulu Tanrı’ya hasretmesi ve Tanrı
ile, Tanrı için, Tanrıya yönelmesidir)
Hüseyin ibn ül Mansür ül Hallaç el Beyzavi
Ne çizgi noktasız olabilir,
Ne de nokta ayrı düşünülebilir çizgiden.
''- Bir bedene girmiş iki ruhuz biz,
Seven de ben, sevilen de ben!"
Gizli değildir Hak! Öyle sanmaları
Perde arkasında kalıp O'nu göremediklerinden!
Sormuşlar taşlanırken ''- Tasavvuf nedir ya Hallaç?"
(Hallaç: Yani, yüce sırları lif lif, didik didik eden.)
İdam sehpasına, satır ve çivilere şöyle bir bakmış
Ve gülmeğe başlamış (ağladığı da söylenir gülerken):
“- Şu anda gördüğün şeydir en basit mertebesi ”
Demiş ve ellerini, ayaklarını kesmişler peşinden.
“- Ya en yüksek mertebesi?"
“- Onu da görürsün yarına kadar beklersen!''
Dili kesilmiş, boynu vurulmuş ve ertesi gün,
Yakılıp rüzgâra savrulmuş külleri
Dicle'ye bakan bir caminin minaresinden.
Son sözü:
"- Kendi kendini birlemektir (Vahid) e yeten!"
(Kendi Kendini Birlemek, s. 19)
Haddini bilmenin ilk belirtisi, susmak. Gereken yerde ve zamanda susmasını bilen “Ve istenmeden verir fütüvvet ehlinden olan” kurtuluşa erendir. Çünkü kurtuluş kapısını açmak iyi insan olmak gerekir. Reçete belli: “Nasıl gelmişsem öyle ayrılmak istiyorum dünyadan!” diyebilmek.
Çünkü:
“Eli boş dönmez ecel, gelince kapına
İyi hazırlan!”
(Susmaktır Hikmetin İlk Belirtisi, s. 20)
İlk bölümün sonu
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Tags: ahilik