
Efendim insan bir sokağa çıkmaya görsün, hemen yakana yapışırlar. İlla ki sana bir şeyler satacaklar. Satın almasan bile parasını isteyecekler. Nedir bu açgözlülük ve açlık? Öyle saçma bir ülkedeyiz ki bir dilenci insan var ve bu dilenci dilenirken fakir görünümünde, fakat polisler tarafından yaka paça yakalandığında cebinden herkesin belki de alamayacağı bir telefon peyda oluyor.
Neyse efendim, bir gün evin kapısından dışarı duhul eyledim. Maaş günüm olmasından ötürü birtakım işlerimin olması ve ihtiyaçlarımı karşılamam gerekçesiyle kendimi Kemeraltına atmayı uygun gördüm ve bu gerekçe doğrultusunda bir otobüse bindim. “Neden otobüsler bu kadar kalabalık oluyor?” sorusunun karşılığını nedense sabah sabah kendimde arar oldum. Baktım ki kendimde bulacağım bir karşılık yok, hemen bu sorudan vazgeçip otobüse binmeyi yeğledim.
Otobüs, her insanın bulunduğu bir mekândır. Yaşlısı genci, çocuğu ana-babası, kadını erkeği belirsizi, sağlamı gazisi, parfüm kokanı ağzı kokanı, ne ararsanız mevcuttur otobüslerde.
Ayakta gitmem gerektiğini düşündüm, zira oturacak yer yoktu. Şoför de bu kalabalığa limon sıkarcasına insan alıyor durmadan. Neyse efendim, bir gazete okuyan adama rast geldim. Adamın gazete okuduğunu zannederken yanına yaklaştıkça “iddaa” diye tabir ettiğimiz o ilginç tahmin oyununu oynamakta olduğunu gördüm. Yakında otobüslerde kumarhane de açılır.
Neyse daha sonra bir kadına rast geldim. Aman Allah’ım, insan nasıl bu kadar hızlı konuşabilir? Saniyede 10 kelime hız yapabilen bir insan. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Arka fonda hızlı bir vıdı vıdı söz konusu. İster istemez kulak misafiri oluyorsun ki olmamak elde değil. Kadının tüm yaşantısını bu otobüs seferleri sırasında öğrenebilirsiniz. Daha da ilerlemek gerek zira şoför hâlâ içeri insan tıkıştırmakta ve “Arkalara doğru ilerleyelim sağlı sollu lütfen!” biçiminde serzenişte bulunmakta.
İnsanlar çıldırmış. Hava soğuk olsa tamam, ama soğuk değil, pencereleri açtırmıyorlar. Siz nefes alma istemindesiniz, arkanızdan birinin dürtelemesiyle ya da “Kapatır mısınız şu camı! İçeri soğuk giriyor.” biçiminde seslenmesiyle siz o nefesten vazgeçip akabinde insanların bu nedensiz uyarımı sonucunda hafiften kızarıp tekrardan ateş basımı mevcutlaşınca, daha kötü oluyorsunuz ve kapıya doğru yanaşıyorsunuz. “Allah’ım biri inse de serinlik gelse.” düşüncesini birden benimsiyorsunuz.
Kimi zaman da çocuklu aileler bulunuyor ki o ailelerin çocukları hiçbir zaman zapt edilme eğiliminde değillerdir. Kimisi kusmaktadır –bu çocukların özellikle yolun yarısı tamamlanmamışken midesi bulanır-, kimisi de yüksek sesle konuşur, onu susturmaya çalışan ebeveynleri de desibel artırmak zorunda kalırlar, kimisi de sürekli duracak düğmesine basmayı iş edinmiş, içlerinde asansörcü bir ruh barındıran çocuklardır.
Bunları düşünürken ve yanımdaki kadının hayat hikâyesini ezberleyip bir senaryo haline getirebilecek kıvama geldikten sonra inme isteği doğdu içime. Bu isteğin gelmek istediğim yeri görmemden doğduğunu anlamak zor olmamıştı. Ben de düğmeye basmakta gecikmemiştim.
Daha iner inmez mendil satmaya çalışan bir çocuk bacağıma sarılıverdi. Bacağımı çok sevdiğini anladım ama ona veremem, bana lazım. Bırakması gerektiğini el ve kol hareketleriyle ifade etsem de o bırakma eğiliminde değildi. Alışılagelmiş bir durumdu fakat tedbir almamıştım. “Tedbir almalı mıydım?” diye kendime sorma gereği duymadan bacağımı silkelemem gerektiği fikri kafamda şimşeklendi ve bu fikri yıldırım hızıyla gerçekleştirdim. Çocuk neye uğradığını şaşırmıştı. Aslında neye uğradığını biliyordu fakat bana uğramaması gerektiğini kafasında şekillendirememişti ki ben o şekli kendimce şekillendirmeyi uygun gördüm.
Yoluma devam ettim. “Devam edebileceğim bir yol muydu?” düşüncesini hiç düşünmemiştim. Ama düşünmem gerektiğini düşünürken birden karşımda renkleri ve ırkları belli olmayan insancıklar türedi. Onu, bunu ve şunu satıyorlardı. Onun, bunun ve şunun ne olduğunu anlayamamıştım. Zaten alma gereği duymuyordum. Fakat oradan uzaklaşma çabalarım barikatlanmıştı. “İlla ki almalısın, yoksa gırtlağına basarız.” gibi bakıyorlardı. Bu bakımlara aldırış etmeden yoluma zart diyerek geçiş yaptım ve devam etmem gerektiğini, zira yine bacağıma bu çıtçıtlı elemanlardan birinin takılacağını düşündüm. Çıtçıtlı olması, zamklı olmasından iyidir. Kolay çıkar, sizi zorlamaz. Her zaman çıt diye de yapışmaz. Yapışması gerekmez. Gereksiz bir çıtırdama duyulursa da bir ayak silkelenimi yeterli olacaktır.
Kenarlara dizilmiş bir sürü satıcı mevcuttu. Kitap satan –tabii ki korsan-, parfüm satan –yarısı sıkılmış şişelerde-, tırnak makası satan –ikinci el mi, bayandan mı, doktordan mı olduğu belli olmayan makaslar-, telefon satan –bunlar kesinlikle çalıntı-, çalar saat satan –ne zaman çalacağı meçhul olanlardan-, cüzdan satan, kalem satan, oyuncak satan insanlar ve niceleri…
Bir de milli piyango satıcıları var. Belki de namusuyla, alın teriyle iş yapan tek satıcılar diyebilirim. Muhabbetleri hoş, selamlaşması güzel, satın alması zevkli tek alışveriş yeri…
Birden nereye ne yapacağımı unuttum. Daha sonra nereye ne yapacağımı buldum. Ben “nereye” gidecektim. Fakat nereye gidecektim? Onu tam kestiremedim. Daha sonra nereye gideceğim aklıma uğradı. Kemeraltı’na uğrayacaktım. Karşılıklı uğraştık. “Acaba benim Bülent Ecevit ile bir akrabalığım var mı?” diye düşündüm. Her unutanın Bülent Ecevit ile bağlantısı olsaydı, çok bağlantılı bir millet olurduk. Unutkanlık toplum için kalıtsal değil herhalde.
Daha sonra “KEMERALTI” tabelasını görür gibi oldum. Yanılmadığımı fark ederek tabelanın yanından geçtim ve tabelaya el ve kol şakasında bulundum. Ne yaptığımı anlamakta güçlük çeken vatandaşlar, “Bu deli herhalde.” cümlesini sarf ederek işin kolayına kaçmışlardı. Buna aldırış etmeden tabelanın yanından hızlıca geçtim. Tabelanın yanında beklemenin saçma olacağını düşündüm. Benim amacım direk gibi bekleyip gelene geçene “Bu yol Kemeraltı’na gider.” demek değil ki. O işi zaten tabela almış. Tabelayla vedalaşıp yoluma devam ettim.
Birtakım insan selinin içinden geçmeye çalıştıktan sonra başarıyla geçebilmenin kıvancını duyan ve fakat herhangi bir madalya alamayan ben, barikatlanmış yolumu halen geçememekteyim. Önümü bir dükkân sahibi kesmişti ve “Buyurun yerimiz var, oturun, isterseniz yukarı çıkın, çıkmayacaksanız aşağıda kalın, o da olmadı ayakta yiyin, o da olmadı eve paket yaptırın.” şeklindeki cümlesini bana satmıştı. Bir de bana reklâm olsun diye kartını uzattı. Almak istemesem bile zorla elime tutuşturdu.
Az ileride bir oyuncakçıya rast geldim, daha doğrusu barikatlanmış yolumda alışılagelmiş bir satıcı vardı. Alakam olmadığı halde bana oyuncak satma denemelerini sürdürüyordu. “Çocuğuna verirsin, yeğenine verirsin, olmadı kendin oyna abi.” gibi birtakım cümleleri ardışık bir biçimde sıraladı. İçlerinden beğenmemi istese de beğenmediğim cümleleri almadım.
Daha içerilere girdiğimde ise kolumdan biri tuttu. “Noluyor?” demeye kalmadan bir pantolon satıcısının kolumdan çekiştirdiğini fark ettim ve birazdan beni pantolon sattığı kutuya sıkıştıracağını düşündüm. “Abi pantolon almaz mısın? Çok güzel abi bunlar. Uzunca kullanırsın abi.” diyerek pantolon satma çabalarını sürdürdü. Almayacağımı söylesem de bırakmıyor. Bu satıcılar ne yüzsüz olmuş böyle. İnsanın kolundan çekiştiriyorlar artık bir şeyler alması için.
Neyse ki gitmek istediğim yerlere gittim, borçlarımı ödedim, gereken yere gereken parayı verdim, gereken yere uğradım. Her şey tamamlandı ve şimdi bir çay içmek farz ve sünnet oldu. Kordon’da denize karşı kadeh kaldırırcasına bir çay içilebilirdi. O halde hemen gitmek lazım.
Yolda ilerlerken yanımdan birtakım bitter renkte insanlar geçmişti. Bunların eskiden dolma dudaklıları vardı ve “Haydi şojiklar gidiyoris.” şeklinde konuşurlardı. Fakat bunların son modelleri ilginç şekilde konuşuyorlar. Anlamını bilmediğim bir dil kullanıyorlardı. Sanırım kendi aralarında dil oluşturmuşlardı ve bu dille konuşarak insanların kendilerini anlamamalarını sağlıyorlardı. Amaçları neydi? Ne konuşuyorlardı? Belki de arkamdan laf atıyorlardı.
Bunlara aldırış etmemem gerektiğini düşündüm. “Kim bunlar?” diye bir soru yönelttim kendime. Yine kendi içimde karşılığını bulamayacağım bir soru olduğunu fark ettiğimden, bu soruyu da zihnimden şutlamam gerektiği düşüncesi doğdu ve akabinde topu auta attım, bir centilmenlik örneği olarak.
Kordon’a varmıştım. Sıra, oturacak bir yer bulmakta idi. Fakat satıcılar bitmek bilmiyordu. Yeni bir şey bulmuşlar; silahla balonu patlatmaya çalışma oyunu. Atış poligonuna dönmüş ortalık. Çat ve çut şeklinde içinde ne kurşunu olduğu belli olmayan bu silahlarla balonlar denizin üzerinde vurulmaya çalışılıyor. Yanlışlıkla balıkların beyinlerine mıhlayacaklar kurşunu.
Daha da teknolojik bir satım mevcut; o da yazıcıdan fotoğraf çıkarttırma. Ama bunlar insanların koluna girmiyorlar, sakin ve bir o kadar dijital satıcılar. Çift adını verdiğimiz bazı insanların o anı fotoşoplamak isteği doğrultusunda, bu satıcılar; yine dijital bir kamera sistemiyle o çiftin fotoğraflarını çekip yazıcı adını verdiğimiz, kâğıda mürekkep kusan ve bu anı başarıyla kaydetmenin sevincini yaşayan yaratıklardan, mürekkep kustuğu kâğıdı akabinde onlara takdim ederler. Fotoğrafı alan çift, sevinç içerisinde oradan uzaklaşır.
Fakat bu yazıcı ve satıcı kardeşler, zabıtalardan muzdariplerdir. Yılların alışkanlığı “Zabıta gör-kaç” sistemiyle satıcı kişi bu alışkanlıktan bağışıklık kazanmıştır. Zabıta görmesiyle yazıcıyı alıp uzaklaşması eş zamanlıdır. Yazıcının durumdan haberi yoktur. Ve eğer zabıta yakalarsa yazıcı ve satıcı kardeşler ayrılacaklardır.
Çekirdek satanlar, midye satanlar, su satanlar, hatta gözleme yapıp satanlar bile var. “Konak’a bir pazar kurulsa iyi bir iş yapar.” düşüncesi geldi birden aklıma. Ama uzun iş, kimse uğraşmaz, millet zaten yolunu bulmuş, ben en iyisi yoluma devam edeyim.
Bunları geçerken huzur içinde oturacağımı ve çay içeceğimi ümit edip gelmiş bulunduğum bir masaya oturdum, çay isterim diye tutturdum. Beni kimsenin görmediğini düşünerek denize bakmaya başladım. Tam bu seyir esnasında garson beklerken bir falcı peyda oldu. “A be falına bakayım güzel abicim.” cümlesini yüzüme püskürttü. “Ben sana kendi falımı anlatırsam para verecek misin?” diyerek pazarlığa girişme isteği doğdu içime, “Kendi falımı kendi kendime öğrenebilirim, sağol.” diyerek kibarca uzaklaştırmayı daha doğru buldum.
“Eskiden bizim mahallede bir Mürvet abla vardı, ne söylerse şıp diye çıkardı. Şimdi böyle fal bakan kalmadı.” diye içimden geçirdim. Gözümün önünden kısa film festivali geçtiğini hissettim, kendimi jüri sanarak içlerinden en iyisini seçmeye yeltenirken birden karşıma Hüsnü Şenlendirici türevinde bir kemancı çıktı. Bir yandan mikrobik nefesler salgılarken bir yandan da kemanıyla gerek gürültü kirliliği, gerek görüntü kirliliği yaratmakta usta olduğunu kanıtlamaktaydı. Dilsiz olduğunu tahmin etme gereği duymuştum; çünkü kemanı gözüme sokarak, “Bak çalıyorum, biraz para verirsin artık.” demeye getiriyordu. Nitekim “Bir şeyler çalayım ister misin abi?” diyerek dilsiz olmadığını açıklığa kavuşturdu. Rakısız gitmediğini düşünerek istemediğimi belirttim. Bunu hafifçe ve olumsuz yöne kafa sallayarak belirtsem de anlamamaktaydı ve keman çalmakta ısrar ediyordu. “İstemiyorum abicim!” diye bağırmamla aptalca bakışlar sergileyip akabinde ileri doğru gitmesi eş zamanlı oldu.
Garson nihayet teşrif etmişti ve ne istediğimi sormuştu. Her istediğimi getiremeyeceği halde bana bu soruyu neden sorduğunu anlamamıştım. Çay içme istemindeyim ve çay getirmesini söyledim. Bir dakikaya kalmadan çayım gelmiş, masama teşrif etmişti.
Harika bir deniz Ege. Ege’yi seyre dalmak kadar hoş bir şey yok. Fakat bu seyirden alıkoyacak unsur çok. Arkamdan bir çiçekçi fırladı. Çayımdan yudum alırken çay ile gözümün arasına bir çiçek sokuşturdu. “Almaz mısın abicim?” şeklinde sordu. Böyle sorması, satmakta kararlı olan tüm satıcıları andırıyordu. Alerji yaptığını ifade ettim ki satmaktan vazgeçsin. Israrını sürdürmekte kararlı olan çiçekçi, başka birine hediye edebileceğimi söyleyince alacağımı düşündü. Ama almamakta kararlılığımı sürdürdüm. O da ısrarkârlığından vazgeçti. Yoluna devam etti, başka alıcılar aradı.
Neden sürekli bana bir şeyler satmaya çalışıyorlar? “Bu adam her şeyi satın alıyor.” gibi bir namım mı vardı Konak’ta? Bende satın alma konusunda bir potansiyel mi görüyorlardı? Birtakım sorularla cebelleştiğimi düşündüm. Sonra bu düşünceden vazgeçtim.
Çay da bunların yüzünden soğumuştu. Hızlıca içtim ve garsonu çağırdım. Çayın 2 yeni Türk lirası olduğunu, eskisiyle 2 milyon yaptığını belirtti; cebiri kuvvetli çaycı. Onu mutlu etmek adına ona 3 lira verdim. Cebir dehasını tatmin etmemiş olsa gerek, suratıma saf saf bakakaldı.
O bakakalırken ben artık eve doğru yol almıştım. Bir otobüs bulmalıydım. “Otobüs işletsem zengin olur muyum?” diye düşündüm. Fakat ehliyetim olmadığı için almam uzun sürerdi. Bu düşüncemden teğet bir geçiş yaptım. Herkesle birlikte otobüs bekliyor gibi görünsem de sürekli bir şeyler düşünür durumdaydım. Kendimden sıkılmıştım, fakat kendimi terk edemediğim için kendime katlanıyordum. Kendimle barışık bir insanım demek ki.
Nihayet otobüs gelmekte gecikmiyor, tüm yolcular otobüse hücum ediyorlardı. Belirli bir nidaları yoktu. Bu hücumsal binimlerin arasında kendimi buluverdim ve otobüse atıverdim. Gerekli birtakım kartları gösterdikten sonra otobüse bineceğim noter tarafından tescillenmiş olsa gerek, şoför itiraz etmedi.
Otobüste sabahki tipler mevcut değildi fakat yeni modelleri var. Ağız kokusu, çekilesi bir kokuyken; daha da iğrenci olan vücut kokulu insanlar vardı. Bunun yanında öğrenciler, memurlar ve bireysel otobüse binmiş kişiler mevcuttu.
Otobüs tıklım olmakla beraber iki amca birbirlerini yıllardır görmüyormuşçasına oturmuşlar, yüksek desibelde sohbet ediyorlar. Mahallesinden gelinine kadar türlü bilgiler edinebileceğimiz bir amca mevcut; diğer amca ise daha çok dinleme modunda, kendine özgü baş sallamasıyla onu onaylamaktadır.
Kimi öğrenciler de amcalarla yarışarak, kimi zaman onların seslerini bastırarak konuşma eğilimindeler. Tipik öğrenci konuşmalarından müteşekkil bir sohbet mevcuttu. Konuştukları Türkçe’nin belirli bir aksanı olmadığı çok aşikâr. Kurdukları cümleleri anlamamız için yanlarında bir tercüman bulundurmaları gerekli.
Memurlar da olağan iş streslerinden, iş yerinde olan durumlardan dem vurmaktadırlar. Muntazaman konuştukları şikâyetler, eve giderkenki pişmaniyet, vs… Alelade bir gün yaşamaktalar. Aynı kader koordinatları içerisinde yaşayan çoğunluktan.
İki meslek grubu, kendi meslek grupluluğundan habersizdir. Birincisi müşterilik, ikincisi yolculuk. Bu iki mesleği de her insan uygulamaktadır. Bu işten pek kâr eden olmamıştır, aksine birtakım parasal ödemeler söz konusu olmuştur. Müşteri, her daim alışveriş yapan insanlardır. “Ben müşteri değilim.” diyen bir insan ya iki dakika önce alışveriş yapmıştır, ya da iki dakika sonra yapacaktır. Yolcu da aynı şekilde yolculuk ettiğinin bilincine her zaman varmayabilir. Herhangi bir taşıtla yolculuk yapıyorsa o zaman anlıyor, fakat bir yerden bir yere yürüdüğünde yolculuk yapmış olduğunu algılayamıyor.
Ben böyle birtakım düşünceler içerisinde yolculuğumu yaparken yanımdan hızla bir adam geçti, geçerken de bana hızlı bir çarpım sergiledi. “Pardon.” diyerek kısa özür cümlesi sarfetti. “Pardonlar çıkalı eşekler çoğaldı.” fikri, kimi durumlar için uygun ama neyse. Önemi olmadığını söyledim. Önemli bir şey olsaydı zaten otobüste kavga çıkardı. Kalabalık bir otobüs için bu tip durumların yeri olmadığını düşündüm. Bana çarpan zat da ben bunları düşünürken çoktan inmişti bile.
Şoförle kapı girişinde pazarlığa girişen bir gruba denk geldik. Grup kararlı bir biçimde “Şoför bey 6 kişiyiz; benle şunu adam yerine koymayın zaten, bu yanımdaki de sakat, yarım adam yani, şu diğeri de bir buçuk adam yerine geçiyor. Biz 4 kişilik bassak olur mu?” pazarlığını ortaya koyuyor. Matematiksel zekâsı soyutlanmış bu kişiye şoförün manalı bakışları ekleniyor. “Öyle saçma şey mi olur kardeşim?! Siz 6 kişisiniz, 6 basacaksınız.” şeklinde kararlılığını bildirmektedir şoför. Fakat biz bu pazarlık esnasında bekleyen taraf oluyoruz. Cimri grup pes ediyor, gereken kart basılıyor, üzerine birtakım bozuk paralar ekleniyor.
Neyse ki evimin yakınlarındaki durağa ulaşmıştım, inmem gerektiğini düşünüp STOP düğmesine sert bir basım gerçekleştirdim. O anda tuşun kırılacağını düşündüm. Ama adamlar sağlam yapmışlar. Neyse efendim, indim durakta, bekleyecek halim yok. Evime doğru yol aldım.
Eve birtakım yiyecekler alma gereği duyuyorum; yoksa yemekte mobilyaları, tatlı niyetine de tencereleri kemirmek zorunda kalabiliriz. Söz edilen birtakım yiyecekler modern bakkal arabalarına bindiriliyor. Kasaya gelinmiştir artık. Teker teker yazılıyor fişe alınanlar. Ben cüzdandan para çıkarmak için ceketime hamlede bulundum, fakat bahsi geçen cüzdan cekette yok. Pantolon ceplerinde de yok. Hiçbir cepte yok. Eyvah, nerde bu cüzdan?
Bana otobüste çarpan adam herhalde aldı. Çünkü çok yakın mesafeden bana çarptığı için ve başka da kimse yakınımdan geçmediği için ondan şüphelendim. Kendimden şüphelenmem olanaksız. Bir yerde unutmam olanaksız, çünkü otobüse binerken kartsal sistemler cüzdanımdaydı. Eyvah, maaşım da gitti, kartlar da gitti! Yandım ben, yandım.
Birtakım yiyecekler kasada bırakılıp evin yolunu tutuyorum üzgün ve de süzgün biçimde. Kendimi bomboş hissediyorum. Her şeyim gitti. Baba yadigârı eski paralar da gitti. Fotoğraflar, kartlar, vs. bir sürü şey vardı, bir evrak dosyası kalınlığını almıştı, yılların birikmişi vardı. Hepsi uçtu gitti.
Eve geldim, içeri gittim. Olanların şokunu üstümden atamadım. Günün yorgunluğu da cabası. Uyumanın en iyi çare olacağını düşündüğüm sırada kendimi koltuk üzerinde yarı baygın buldum. Bu baygınlık sürecim gitgide uykuya dönüşürken birden taramalı tüfek niteliğinde birisi zile basıyordu. Ev sahibim olacağını düşündüm, fakat böyle zil çalacak bir ev sahibim yok. Benim herhangi bir ev sahibim yok ki zile bassın.
Bu düşünceleri bir kenara bırakarak kapıyı açtım ve bir adet dilenciyle karşılaştım. “Allah rızası için bir sadaka.” biçiminde benden açıkça para istedi. “On param kalmadı lan sizin yüzünüzden! Daha ne alacaksınız? Defolun gidin!” biçiminde kapıyı yüzüne çarptım.
Oh, çok rahatladım yahu. Artık rahat ve derin bir uyku çekebilirim.
TAYLAN TOKMAKOĞLU
Tags: hikâye